Wimbledon 101: Biraz Çilek Biraz Krema

Bu bir tenis öğretisi veya teknik bir spor anlatısı değil. O nedenle biraz tenis biraz Wimbledon dedikodusu..
İngilizlerin ‘çim’ ile olan o gereksiz münasebeti nedendir bilinmez ama futbolda olduğu gibi modern tenis de yine onların sayesinde ‘çim kort’ konseptiyle birlikte ortaya çıkıyor. Elit ve zengin ailelerin devasa evlerinin içinde bulunduğu çim bahçelerinde oynandığı için günümüzde de, özellikle Türkiye’de tenis tam bir zengin sporu olarak literatüre geçmiş durumda. Fakat İngilizlerde elit olmak bence sadece zenginlikle alakalı değil. Bu sporun aşırı derecede asalet içermesi gerektiğine inanıp, kendilerini de bir o kadar asil görerek inatla farklarını öne çıkarmaya çalışıyorlar. Bence bu durum, onlara özgü tatlı bir psikolojik rahatsızlık. Zira dört büyük turnuva düzenlenmesine rağmen sadece bu turnuvada tüm oyunculara “beyazdan başka renk giyemezsiniz” kuralını dayatmaları bana her zaman biraz saçma gelse de bu kaotik hallerine bayılıyorum.

Tabi bir taraftan da dünyaya bu kuralı paşa paşa kabul ettiriyor olmaları, insana “helal olsun len size’’ de dedirtiyor. Turnuva, tenisin ‘Grand Slam’ denilen dört büyük organizasyonundan (Avustralya Açık, Rolland Garros, Wimbledon, Amerika Açık) biri olmasının yanında, krallığın da devam ettiği bir ülkede yapıldığı için adeta bir moda haftası havası estiriyor. Krallık üyelerinin ve tüm dünya starlarının kendilerine özel localarda boy gösterdiği bu organizasyonun, ben galiba en çok bu magazinsel yanını seviyorum.

İşin gerçekten spor tarafına gelecek olursak; ben çim kortu Federer ile bildim, onunla sevdim ve Andy Murray’nin o dramatik, hırslı vedasıyla birlikte kafamda bitirdim. Başkalarını o kortlarda izlemek uzun süre garip gelmişti ama Jannik Sinner artık kesinlikle orada sırıtmıyor. Henüz genç bir yetenekken –yine bir Wimbledon maçı olması lazım– Djokovic karşısındaki dik duruşuna bayılmıştım. Gelecekte neler yapabileceğini haddim olmayarak o zamanlar biraz sezmiştim ki, çocuk gerçekten seyirciye muazzam şeyler izletiyor. İki senedir de kesinlikle hakkı olan o kupayı kaldırıyor.
Kadınlar tarafında uzun yıllardır istikrar sağlanamadığı için sürekli yeni isimler ve yüzler görüyoruz. Tüm sene içerisindeki tüm büyük turnuvalarda çeyrek finallerden sonra büyük oranda aynı isimleri duymayı beklersin, en azından ben beklerim.
Kvitova ma selam çakarak, özellikle çim kortta Çek kadınlarının yükselişini ve güçlü oyunlarını izlemek heyecan verici, bakalım bir sonraki grand slam olan Amerika Açık’ta kendilerini yine aynı yerlerde görecek miyiz yoksa yeni isimleri mi konuşuruz?

Günün sonunda beyazlar içindeki İngiliz asaleti benim her zaman dikkatimi çekmiş, her sene bir sonraki yılın moda şovunu merak etmiş ve ne olur artık çilekli kremalı tatlısını yerinde yemek nasip olsun demişimdir. Zaten Wimbledon’da iki haftada yaklaşık 2 milyon çilek tüketiliyor. Yani oraya tenis izlemeye gidip sadece çilek yiyerek dönen birini bile kimse yargılamaz. Sonuçta burayı bu kadar özel yapan da yıl boyunca çim kokusunu çok az duymamız..






