Savaşın Fısıltıları: A Costa dos Murmúrios

Bazı filmler savaşı göstermez, onu izleyicisine hissettirir.
A Costa dos Murmúrios (2004) tam olarak böyle bir film. Portekiz’in Mozambik’teki sömürge savaşını anlatır gibi yapar, ama aslında savaşın kendisini neredeyse hiç göstermez. Patlayan bombalar yoktur, uzun çatışma sahneleri yoktur, dramatik cephe anları yoktur. Buna rağmen, film boyunca bir şeyin yaklaşmakta olduğunu sürekli hissedersin. Sanki her şey çoktan başlamıştır ama kimse adını koymuyordur.
Margarida Cardoso’nun, Lídia Jorge’nin 1988’de yayımlanan romanından yola çıkarak kurduğu bu dünya, alıştığımız savaş anlatılarının tam tersinde işler. Kamera cepheye değil, bekleyişe döner; gürültüye değil, sessizliğe odaklanır. Ve bu sessizlik, zamanla en rahatsız edici şey haline gelir. Çünkü filmde savaş, bir olaydan çok bir atmosferdir.

Filmin yer aldığı Hotel Stella Maris bunun en net örneğidir. Dışarıda bir savaş vardır ama içeride hayat neredeyse değişmeden devam eder. Kocaları cephede olan kadınlar birbirleriyle konuşur, dans eder, ve beklerler. Her şey yüzeyde normaldir, hatta zaman zaman neredeyse estetik bir sakinlik hissi bile verir. Ama o “normal” dediğimiz şeyin altında sürekli bir kayma, bir çatlak hissi vardır. Sanki duvarların dışında bir şey yavaş yavaş yaklaşmaktadır.
Ve film bunu asla doğrudan göstermez. Onun yerine savaş ve direniş hissi küçük detaylarla sergiler kendini: bir bakış, yarım bırakılmış bir cümle, açıklanmayan bir olay, birinin bir şeyi bilip söylememesi… Görüntü ile gerçek arasında sürekli bir boşluk bırakır. O boşluk da izleyici tarafından doldurulur. Belki de film bu yüzden bu kadar etkileyici, çünkü şiddeti apaçık göstermediğinde bu onu ortadan kaldırmaz, aksine daha görünmez, daha yaygın, daha kaçınılmaz hale getirir.
Film sadece savaşı göstermemekle kalmaz, aynı zamanda gördüğümüz şeyin ne kadarına güvenebileceğimizi de sürekli sorgulatır. Anlatılan her şey sanki biraz eksik, biraz kaymış, biraz da bilerek saklanmış gibidir. Aynı hikayeye iki farklı yerden bakıldığını hissedersin, biri yaşayan, diğeri hatırlayan. Ama bu iki bakış birbirini netleştirmek yerine daha da bulanıklaştırır.

Evita’nın bakışı bu bulanıklığın tam merkezindedir. O da bizim gibi bakar, anlamaya çalışır, ama hiçbir zaman tam olarak kavrayamaz. Gördüğü şeyler ile anladığı şeyler arasında sürekli bir mesafe vardır. Kamera da Evita gibi bakar: acele etmez, açıklamaz, sadece izler. Ve tam da bu yüzden, gösterilmeyen şeyler daha ağır, daha gerçek bir hal alır.
Film ilerledikçe savaş daha görünür hale gelmez, daha bir hissedilir hale gelir. Birikerek, sızarak, neredeyse estetik bir yoğunluğa ulaşarak var olur. Bu noktada film garip bir şey yapar: korkunç olanı güzel gösterir. Ama bu güzellik bir örtü değildir.
Tam tersine, o güzellik sayesinde şiddet daha da rahatsız edici hale gelir. Çünkü izlediğin şey sadece bir felaket değil, aynı zamanda bir görüntüdür: kurulmuş, çerçevelenmiş, neredeyse zarif. Ve tam da bu yüzden, unutulmaz.
Film burada ve bu şekilde klasik savaş anlatısını tersine çevirir. Büyük olayları göstermek yerine, onların etrafında dolaşır. Patlama anını değil, patlamadan önceki havayı yakalar.
Gürültüyü değil, o gürültüden hemen önceki sessizliği. Belki de en gerçek olan da budur. Çünkü tarih çoğu zaman geriye dönüp bakıldığında netleşir. Ama o anın içinde yaşayanlar için her şey belirsizdir, parçalıdır, eksiktir. Ve belki de bu yüzden, bazı hikayeler ancak bu şekilde anlatılabilir: doğrudan değil, dolaylı; açık değil, yarım; net değil, titreşerek. A Costa dos Murmúrios tam olarak bu titreşimin filmi.
Ve belki de savaşı anlatmanın en doğru yolu, onu göstermek değil, onu yavaş yavaş içimize yerleştirmektir.






