bi'şeyler

Sivrisinekler Sınıf Tanımaz

Recoleta bugün turist broşürlerinde “Avrupai zarafet”, “Paris hissi” ya da “eski dünya şıklığı” gibi cümlelerle anlatılıyor. Geniş bulvarlar, aristokrat mezarlıkları, Fransız mimarisi, pahalı kafeler… Ama Recoleta’nın hikâyesi aslında biraz daha karanlık bir yerden başlıyor: korkudan.

19. yüzyılın ortalarında Buenos Aires’in zenginleri bugün kuzeyde değil, daha çok güneyde yaşıyordu. Özellikle San Telmo dönemin elit mahallelerinden biriydi. Limana yakın olmak güç demekti; ticaret, siyaset ve sermaye aynı sokaklarda dolaşıyordu. Ama aynı yıllarda şehir başka bir şey daha yaşıyordu: göç.

Avrupa’dan, özellikle İtalya ve İspanya’dan binlerce insan Buenos Aires’e geliyordu. Limana ilk ayak basanlar genellikle şehrin güneyine yerleşiyor, büyük konakların çevresinde sıkışık mahalleler büyüyordu. Buenos Aires zenginleşiyordu belki ama aynı zamanda kalabalıklaşıyor, havasızlaşıyor ve kırılgan hâle geliyordu. Şehir büyüdükçe sınıf farkı da daha görünür olmaya başlamıştı.

Ta ki sivrisinekler sınıf ayrımı tanımayana kadar.

1871’de Buenos Aires Sarı Humma Salgını şehri vurduğunda, Buenos Aires bir anda Avrupa hayalini kaybetmeye başladı. Hastalık kısa sürede kontrolden çıktı. Sokaklarda cenazeler birikiyor, insanlar evlerini terk ediyor, şehir korkuyla yönetiliyordu. Yaklaşık 180 bin nüfuslu Buenos Aires’te 13 binden fazla insan öldü. Dönemin gazeteleri her gün ölüm sayılarını basıyordu; şehir neredeyse kendi ölüm ilanını okuyordu.

Ama felaketin en dikkat çekici sonucu, ölümler kadar hızlı gerçekleşen bir kaçıştı.

Varlıklı aileler güneye sırt çevirip kuzeye taşınmaya başladı. Çünkü kuzey daha yüksekti, daha havadardı ve en önemlisi daha “uzaktı”. Recoleta tam da bu kaçışın merkezi hâline geldi. Şehrin aristokratları yalnızca evlerini taşımadı; kendi dünyalarını da taşıdı. Sermaye kuzeye aktı, mimarlar kuzeye çağrıldı, bulvarlar kuzeyde açıldı.

Bugün Recoleta’da görülen o Fransız etkisi biraz da bu yüzden var. Çünkü Arjantin elitleri yalnızca hastalıktan kaçmak istemedi; Avrupa’ya benzeyen steril bir hayat kurmak istedi. Şehrin geri kalanından fiziksel olduğu kadar kültürel olarak da uzaklaşmaya çalıştılar. Recoleta’nın ihtişamı biraz da bu izolasyon arzusunun mimariye dönüşmüş hâli.

Geride kalan güney bölgeleri ise başka bir hikâyeye dönüştü. Zenginlerin terk ettiği büyük evler zamanla göçmen ailelerin doldurduğu çok parçalı yapılara dönüştü. Bir zamanların elit sokakları, işçilerin ve yeni gelenlerin yaşam alanı oldu. Yani salgın yalnızca insanları öldürmedi; Buenos Aires’in sınıfsal haritasını da yeniden çizdi.

Bugün hâlâ Buenos Aires’te kuzey ve güney arasındaki ekonomik fark hissediliyorsa, bunun köklerinden biri 1871’deki o panik hâli. Çünkü şehirler bazen savaşlarla değil, korkularla bölünür.

Recoleta bu yüzden sadece “güzel bir semt” değil. Bir salgının ardından korkunun, servetin ve sınıf ayrımının yeniden organize edildiği bir vitrin. Şehirlerin estetik hikâyeleri çoğu zaman böyle yazılıyor zaten: birilerinin kaçabildiği yerde, başka birileri kalıyor.

Başa dön tuşu