sanat

Tehlikeli Bir Film Nasıl Yapılır?

1973 yapımı The Spook Who Sat by the Door, gösterime girdikten yalnızca birkaç gün sonra sinemalardan sessizce çekilir. Resmi bir yasak yoktur, açık bir sansür kararı yoktur ama film ortadan kaybolur. Bu kayboluşun ardındaki gerekçe hiçbir zaman doğrudan söylenmez, yine de ima edilen şey fazlasıyla nettir: bu film fazla ileri gitmiştir. Peki bir filmi gerçekten “tehlikeli” yapan nedir?

Ivan Dixon’ın yönettiği film, yüzeyde oldukça tanıdık bir anlatıyla açılır. Dan Freeman isimli baş karakter, CIA’e alınan ilk siyahi ajan olarak sisteme dahil edilir. Kurumun içindeki eğitim süreçlerinden geçer, kendisine biçilen rolü eksiksiz yerine getirir ve dışarıdan bakıldığında tamamen uyum sağlamış gibi görünür. Ancak bu uyum, filmin en kritik kırılma noktasıdır. Çünkü Freeman’ın sisteme entegrasyonu bir son değil, bir başlangıçtır.

Film ilerledikçe anlaşılan şudur: içeride öğrenilen bilgi, içeride kalmaz. Yön değiştirir. Dışarı taşınır, paylaşılır ve yeniden işlenir. Freeman’ın bireysel hikayesi bu noktada kolektif bir forma dönüşür. Artık mesele tek bir karakterin yükselişi değil, bilginin örgütlenmesidir.

Filmin dayandığı 1969 tarihli romanın yazarı Sam Greenlee’nin kendisi de devletin propaganda mekanizmalarının içinde çalışmış bir isimdir. Bu detay metni yalnızca kurgu olmaktan çıkarır; içeriden yazılmış bir karşı-anlatıya dönüştürür. Greenlee’nin romanı yer yer ironik ve mesafeli bir ton taşırken, film bu mesafeyi ortadan kaldırır ve anlatıyı çok daha doğrudan, hatta neredeyse yüzleşmeye zorlayan bir forma taşır.

Tam da bu noktada film, klasik anlatı sinemasının sınırlarını aşar. Çünkü mesele artık “ne olacak” değil, direniş adına “nelerin mümkün olduğu”dur. Film, siyahi Amerikan direnişini ani bir öfke patlaması ya da kontrolsüz bir şiddet olarak değil; öğrenilen, planlanan ve stratejik olarak örgütlenen bir süreç olarak kurar. Bu yönüyle yalnızca temsil etmez: bir yapı, bir yöntem, hatta bir aktarım biçimi önerir.

Bu, konu aldığımız filmin, sinemanın başka bir alanına yaklaştığı andır: agitprop. “Agitation” ve “propaganda”nın birleşiminden oluşan bu kavram, sanatı estetik bir ifade alanı olmaktan çıkarıp doğrudan politik bir araca dönüştürür. Amaç yalnızca anlatmak değildir; provoke etmek, rahatsız etmek, harekete geçirmek ve izleyiciyi edilgen konumundan çıkarmaktır.

The Spook Who Sat by the Door tam olarak bunu yapar. İzleyiciyi sadece izleyen biri olarak bırakmaz; ona bir ihtimal gösterir. Ve bu ihtimal, rahatsız edici derecede somuttur.

Filmin dönemin politik atmosferinde hızla vizyondan kaldırılması da bu yüzden tesadüf değildir. Açıkça ifade edilmese de, bu durum çoğu zaman siyahi radikalleşme korkusuyla birlikte okunur. Çünkü filmde gösterilen şey kontrolsüz bir şiddet değildir. Tam tersine, disiplinli, bilinçli ve organize bir direniştir. Ve belki de asıl kırılma noktası tam da burada yaşanır.

Çünkü bu temsil ediş biçimi, Amerikan sinemasında uzun süre hakim olan “Minstrelsy” geleneğinin ürettiği edilgen ve karikatürize siyahi figürleri ters yüz eder. Burada siyahi özne, ilk kez bu kadar açık bir şekilde düşünen, planlayan ve eyleyen bir aktör olarak görünür hale gelir.

Bu görünürlük de nötr değildir. Çünkü temsil etmek, sadece göstermek değil, aynı zamanda mümkün kılmaktır.

Bu bağlamda film, Frantz Fanon’un sömürgecilik ve şiddet üzerine geliştirdiği düşüncelerle de güçlü bir paralellik kurar. Fanon’a göre şiddet, yalnızca yıkıcı bir güç değil; aynı zamanda sömürgeleştirilmiş öznenin kendini yeniden kurma biçimlerinden biridir. Filmde gördüğümüz şey de tam olarak budur: şiddet bir anlık patlama değil, bir süreçtir. Öğrenilen, aktarılan ve örgütlenen bir pratik.

Bu yönüyle film, çoğu zaman aynı döneme yerleştirildiği “Blaxploitation” anlatılarından da ayrılır. Çünkü burada şiddet bir gösteri değil, bir organizasyon biçimidir, ve bireysel kahramanlık anlatısının yerini kolektif hareket hali alır.

Bütün bunlar düşünüldüğünde The Spook Who Sat by the Door yalnızca bir film olarak kalmaz. Evet bir anlatı kurgular ama aynı zamanda o anlatının sınırlarını zorlar. İzleyiciye bir hikaye sunar, ama onu sadece izlemekle bırakmaz. Onu, gördüğü şeyle ne yapacağı sorusuyla baş başa bırakır.

Ve belki de bu film tam bu yüzden tehlikeli bulunmuştur. Çünkü bu film yalnızca bir direniş ihtimalini görselleştirmiyor, o ihtimalin nasıl kurulacağını da tarif ediyor.

Başa dön tuşu