sanat

Zaman Bükülür, Ama Yol Hep Eve Çıkar…

Christopher Nolan sinemasını düşününce akla genelde başka şeyler geliyor: zamanın bükülmesi, karmaşık anlatılar, rüyaların iç içe geçtiği katmanlar ya da kozmik yolculuklar. Ama bütün bu büyük fikirlerin altında daha sade, daha insani bir dürtü sürekli kendini tekrar ediyor: eve dönmek.

Nolan karakterleri çoğu zaman dünyayı kurtarmaya çalışmaz. Onlar aslında bir yere geri dönmeye çalışır. Bazen bir şehre, bazen bir aileye, bazen de kaybettikleri kendilerine.

Bu temayı en net gördüğümüz filmlerden biri Interstellar. Film uzayın sonsuzluğunda geçiyor gibi görünse de hikâyenin kalbi aslında çok basit: Cooper’ın kızına dönme isteği. Zaman genişliyor, galaksiler arası yolculuklar oluyor, kara delikler geçiliyor ama bütün o dev bilimkurgu gösterisinin merkezinde bir baba ve bir kız arasındaki mesafe var. Uzay burada keşfedilecek bir yer değil, aşılması gereken bir mesafe.

Benzer bir dürtü Inception’da da var. Dom Cobb rüyaların içinde mimari şehirler kuruyor, zihinlere fikir yerleştiriyor, gerçekliği katman katman söküyor. Ama yaptığı her şeyin tek bir nedeni var: Amerika’ya geri dönüp çocuklarını görebilmek. Rüya teknolojisi, casusluk, bilinçaltı… hepsi aslında eve dönüş için kurulmuş bir plan.

Nolan’ın daha erken dönemine gittiğimizde bile aynı hissi yakalamak mümkün. Memento’da Leonard hafızasını kaybetmiş bir adam. Teknik olarak eve dönme hikâyesi değildir ama karakter sürekli geçmişine, yani kim olduğuna geri dönmeye çalışır. Hafıza parçaları onun için bir adres gibidir. Leonard’ın evi bir yer değil, kaybolmuş bir gerçekliktir.

The Dark Knight Trilogy içinde de benzer bir damar var. Bruce Wayne’in hikâyesi çoğu süper kahraman anlatısının aksine dünyayı kurtarmaktan çok Gotham’a geri dönmek üzerine kurulur. Özellikle The Dark Knight Rises’da karakter fiziksel olarak bir çukurdan çıkıp şehrine geri dönmeye çalışır. Film neredeyse mitolojik bir anlatıya dönüşür: kahraman yeraltından çıkar ve evine geri döner.

Hatta savaş filmi gibi görünen Dunkirk bile bu temanın farklı bir versiyonudur. Filmde klasik bir zafer anlatısı yoktur. Askerlerin tek hedefi vardır: İngiltere’ye geri dönmek. Nolan burada savaşı bile bir “eve dönüş hikâyesi” gibi anlatır.

Bu yüzden Nolan’ın yaklaşan filmi The Odyssey neredeyse kaçınılmaz bir seçim gibi görünüyor. Çünkü Homeros’un destanı zaten sinema tarihindeki en eski eve dönüş hikâyelerinden biridir. Odysseus yıllarca süren bir yolculuktan sonra İthaka’ya dönmeye çalışır. Canavarlar, tanrılar, fırtınalar ve savaşlar… hepsi aslında aynı sorunun etrafında döner: Bir insan evine ne kadar geç kalabilir?

Nolan’ın filmografisine bakınca sanki yıllardır bu hikâyeye doğru yürüyormuş gibi görünüyor. Rüyaların içinden eve dönmeye çalışan karakterler, kara deliklerin içinden mesaj gönderen babalar, yıkılmış şehirlerine geri dönmek isteyen kahramanlar… Hepsi aynı anlatının farklı versiyonları.

Belki de Nolan sinemasının gerçek numarası zamanla oynaması değil.
Asıl mesele şu: ne kadar uzaklaşırsan uzaklaş, insanın aklında hep aynı yer kalıyor.

Ev…

Göz Atın
Kapalı
Başa dön tuşu