Bir Saksafonla Dua Edilebilir Mi?

Müziği çoğu zaman ikiye ayırıyoruz. Sevdiğimiz şarkılar ve sevmediklerimiz. Oysa bazı albümler bu ayrımın dışında kalıyor. Onları “güzel” ya da “keyifli” diye tanımlamak eksik geliyor. Çünkü amaçları eğlendirmek değil; bir şey anlatmak, hatta bazen bir şey yaşatmak. John Coltrane’in 1965 tarihli A Love Supreme albümü de tam olarak bunlardan biri.
Bu albümü dinlediğinizde ilk dikkat çeken şey teknik ustalık olabilir. Sonuçta karşınızda caz tarihinin en büyük saksofoncularından biri var. Ama albümü unutulmaz yapan şey virtüözlüğü değil. Onu özel kılan, arkasındaki niyet.
1957 yılı, Coltrane için bir dönüm noktasıydı. Uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle kariyeri çıkmaza girmiş, çalıştığı gruptan ayrılmak zorunda kalmıştı. Hayatının bu en karanlık döneminden sonra bağımlılığı bıraktı ve yıllar sonra bu deneyimi, “Tanrı’nın lütfuyla yaşadığım ruhsal uyanış” olarak tanımladı. A Love Supreme, işte bu uyanışın müzikal karşılığı.

Coltrane’in Tanrı anlayışı da bu açıdan dikkat çekiciydi. O, tek bir dinin sınırları içinde kalmaktan çok, farklı inançlardan ve felsefelerden beslenen evrensel bir maneviyat arıyordu. Onun için Tanrı korkuyla değil, sevgiyle ilişkilendirilen bir kavramdı. Bir notunda bunu şu cümleyle özetliyordu: “Ne olursa olsun, her şey Tanrı’yla ilgilidir. O lütufkâr ve merhametlidir. Onun yolu sevgiden geçer ve hepimiz o sevginin içindeyiz. İşte bu gerçekten A Love Supreme’dir.” Albümün adı da tam olarak bu düşüncenin özeti gibiydi.
Albüm ise dört bölümden oluşuyor: Acknowledgement, Resolution, Pursuance ve Psalm. Bunlar yalnızca parça isimleri değil; bir iç yolculuğun aşamaları gibi okunabilir. Önce fark ediş, sonra karar, ardından arayış ve sonunda teslimiyet. En etkileyici bölüm ise finaldeki Psalm.
Albüm kapağının içinde Coltrane’in yazdığı kısa bir şükran metni bulunur. İlk bakışta sıradan bir albüm notu gibi görünür. Fakat parçayı dikkatle dinlediğinizde ilginç bir şey fark edilir: Coltrane bu metni söylemez. Okumaz da. Onu saksafonuyla seslendirir.

Her cümle, her duraklama ve her vurgu, yazdığı metni notalara dönüştürür. Enstrüman burada kelimelerin yerine geçer. Saksofon, konuşan bir sese dönüşür.
Belki de bu yüzden A Love Supreme hakkında “iyi bir caz albümü” demek yeterli değildir. Çünkü Coltrane cazın sınırlarında dolaşmaktan çok, müziğin ne olabileceğini sorgular. Bir enstrüman yalnızca melodi üretmek için mi vardır, yoksa bir inancı, bir minnettarlığı ya da insanın kelimelere dökemediği duyguları da taşıyabilir mi?
Aradan altmış yılı aşkın zaman geçti. Bugün müzik çoğu zaman bir fon sesi. Çalışırken, yürürken, spor yaparken ya da trafikte zaman geçirmek için açılıyor. Şarkılar birbirinin ardına geliyor; algoritmalar ne dinleyeceğimize bizden daha hızlı karar veriyor.
A Love Supreme ise bu hızın tam karşısında duruyor. Sizden bir çalma listesine eklenmeyi değil, zaman ayırmanızı istiyor. Arka planda çalmayı değil, gerçekten duyulmayı bekliyor. Belki de bu yüzden hâlâ güncel. A Love Supreme bugün hâlâ büyük bir caz albümü olduğu için değil, insanın en kişisel teşekkürlerinden birini müziğe dönüştürebildiği için konuşuluyor. Belki de bu yüzden, albüm bittiğinde geriye sadece notalar değil; söylenmiş bir dua hissi kalıyor.






