Kan, Ter, Gözyaşı ve İnat

2001’de Jürgen Klopp, futbolcu olarak yıllarca formasını giydiği Mainz 05’in başına geçti. Takımın hedefi belliydi: Bundesliga’ya çıkmak.
İlk sezonunda bunu başarmaya çok yaklaştılar. Sezonun büyük bölümünü yükselme hattında geçirdiler, son haftaya ikinci sırada girdiler. Bir galibiyet onları Bundesliga’ya götürecekti. Ama son maçta Union Berlin’e 3-1 kaybettiler ve sezonu dördüncü bitirdiler. Bir yıl sonra yine aynı hikâye…

Bu kez Mainz son haftaya üçüncü sırayı kovalayarak girdi. Rakipleri Eintracht Frankfurt’la puanları eşitti; Mainz’ın ihtiyacı olan şey sadece bir goldü. Kendi maçlarını 4-0 kazandılar. Son düdükten sonra Frankfurt’taki maçı radyodan takip etmeye başladılar.
Ve futbol bazen insanla özellikle uğraşıyormuş gibi davranıyor. Frankfurt 90. dakikada golü buldu. Uzatmada bir gol daha attı. Mainz, Bundesliga’yı yine tek gol averajıyla kaçırdı. İki yılda iki farklı şekilde yıkılmışlardı: önce bir puanla, sonra bir golle.
Şehirde binlerce taraftar toplandı. Herkesin canı yanıyordu. Klopp da ne söyleyeceğini tam olarak bilmiyordu. Sonra kürsüye çıktı.
“Bundan sonra dağılmayacağız. Bu maç yüzünden kırılmayacağız. Bunu bize yaptıramazlar. Eğer bunu üçüncü kez başarabilecek biri varsa, o biziz.”
O konuşma, Mainz’ın hikâyesinde bir dönüm noktası oldu. Çünkü Klopp’un yaptığı şey sadece insanlara yeniden umut vermek değildi. Takımın yaşadığı iki başarısızlığı, bir sonraki sezon için bir deneyime dönüştürmekti.

Nitekim 2003/04 sezonu da masalsı başlamadı. Mainz sezonun ortasında tökezledi, 28 maç sonunda yalnızca dört galibiyet almıştı. 29. haftada Fürth’e kaybettiklerinde yükselme ihtimalinden neredeyse vazgeçildi. Kulüp artık sezonu bitirip ikinci lig lisansını kurtarmaya bakıyordu. Sonra bir şey değişti.
Mainz maçlarını kazanmaya, rakipleri puan kaybetmeye başladı. Birkaç hafta içinde yeniden yarışın içine girdiler. Son haftaya girerken hâlâ üçüncü değillerdi; yükselmek için hem Aachen’ın kaybetmesine hem de kendilerinin kazanmasına ihtiyaç vardı.
Aachen kaybetti.
Mainz 3-0 kazandı.
Ve kulüp tarihinde ilk kez Bundesliga’ya çıktı.
Üstelik 54 puanla. O zamana kadar Bundesliga’ya yükselen hiçbir takım bu kadar düşük puanla çıkmamıştı. İki sezon önce 64, bir sezon önce 62 puan toplamış ve yine başaramamışlardı. Bu kez 54 yetmişti.
Belki de bu yüzden Klopp’un Mainz hikâyesi sadece “vazgeçmeyin” hikâyesi değil. Çünkü üçüncü denemede yaptıkları şey, ilk ikisini tekrar etmek değildi. İlk iki başarısızlık onları aynı hedefe daha hazırlıklı gönderdi.

Klopp’un yıllar sonra Mainz’daki yükselişi hâlâ kariyerinin en büyük başarısı olarak görmesi de biraz bundan. Dortmund ve Liverpool’la kazandığı kupalara rağmen, o Bundesliga’ya ilk çıkışın yerinin başka olduğunu söylüyor.
Belki Klopp’u iyi bir hoca yapan şey de tam olarak buydu:
İyi hoca, kaybettiğinde sadece maçı analiz etmez. Bir sonraki denemeyi inşa eder. Klopp da bunu Mainz’da öğrendi.






