Karanlığa Ses Vermek

Björk’ü anlatmak için “eşsiz” kelimesini kullanmak biraz kolaycılık. Çünkü eşsiz olmak artık neredeyse bir pazarlama sıfatına dönüştü. Her sanatçı farklı, her albüm benzersiz, herkes kendi dünyasını yaratıyor. Björk ise gerçekten başka bir şey yapıyor: Kendi dünyasını kurduktan sonra, bir süre içinde orayı da terk ediyor.
1980’lerden beri müzik yapan birinin hâlâ kendini tekrar etmiyor oluşu başlı başına tuhaf bir başarı. Ama Björk’ün asıl meselesi yalnızca müzikal olarak değişmek değil. Her albümde dünyayı algılama biçimini de değiştiriyor. Bazen elektronik seslerin arasına fısıldıyor, bazen yalnızca insan sesini bir enstrümana dönüştürüyor, bazen kalp kırıklığını bir bilim kurgu evreninin içine yerleştiriyor. Ve bütün bunlar olurken Björk hiçbir zaman “Björk gibi” olmaya çalışmıyor.

Vespertine bunun en güzel örneklerinden biri. Dünyanın gürültüsünden çekilip daha küçük, daha mahrem bir evren kuruyor. Nefesler, fısıltılar, mikro sesler, elektronik tıkırtılar… Albüm sanki müziği büyütmek yerine küçültüyor ve bizi bir insanın zihninin içine sokuyor. Büyük bir prodüksiyonun içinde bile son derece kişisel bir şey var.

Sonra Medúlla geliyor. Bu kez Björk, müziğin alışılmış yapılarını neredeyse söküp atıyor. Enstrümanların yerine insan seslerini koyuyor. Beatbox, korolar, nefesler, boğaz sesleri… İnsan bedeninin kendisini bir müzik stüdyosuna çeviriyor. Sanki “Bir şarkı yapmak için gerçekten neye ihtiyacımız var?” diye soruyor ve cevabı yine kendisi veriyor: Beden yeter.

Fakat Björk’ün dünyasının en çıplak hâllerinden biri Vulnicura ile ortaya çıkıyor. Bir ilişkinin bitişi, yas, öfke, yalnızlık ve depresyon… Albüm, duygusal bir çöküşü estetik bir malzemeye dönüştürmekten çok daha fazlasını yapıyor. Acıyı romantikleştirmiyor. Onu parçalara ayırıyor, inceliyor, tekrar tekrar dinlenebilecek bir forma sokuyor. Kalp kırıklığını anlatmak yerine neredeyse onun anatomisini çıkarıyor.
Belki de Björk’ün depresyonla ilişkisini ilginç kılan şey tam olarak burada. Karanlığı bir kimliğe dönüştürmüyor. “Ben buyum, karanlık benim” demiyor. Karanlığın içinden geçerken başka bir dil yaratıyor. Çünkü Björk’te hiçbir duygu olduğu hâliyle kalmıyor. Üzüntü sese dönüşüyor. Öfke ritme. Yalnızlık mekâna. Aşk bedene. Yas ise başka bir albüme. Ve sonra yeniden değişiyor.

Fossora ile yeraltına iniyor. Mantarlar, kökler, toprak, aile, ölüm ve yaşam birbirine karışıyor. Birkaç albüm önce kalp kırıklığının anatomisini çıkaran kadın, şimdi adeta dünyanın biyolojisini dinliyor. Björk’ün sanatındaki en şaşırtıcı şeylerden biri de bu: Yaşadığı hiçbir şeyin onu aynı yerde bırakmaması.
Belki bu yüzden Björk’ü yalnızca “farklı” bir sanatçı olarak tanımlamak yetmiyor. Çünkü farklılık, başkalarından ayrılmakla ilgili. Björk ise bazen kendisinden bile ayrılıyor.
Bugün yaptığı müziğin yarın neye benzeyeceğini kendisinin bile bilmediği hissini veriyor. Modası geçmiyor çünkü modayı takip etmiyor. Bir akımın parçası olmuyor çünkü kendi akımını yaratıp sonra ondan sıkılıyor. Belki Björk’ü Björk yapan şey de tam olarak bu. Herkesten farklı olması değil; kendisine bile uzun süre benzemeyi reddetmesi.
Ve belki karanlıktan çıkmak her zaman aydınlığa ulaşmak anlamına gelmiyor. Bazen insan karanlığa kendi sesini veriyor. Björk’ün yaptığı biraz da bu.






