Folk’un Gölgesinde Bir Aşk

1960’ların Amerikan folk sahnesi söz konusu olduğunda, akla ilk gelen isimler genellikle Joan Baez ve Bob Dylan olur. Oysa bu büyük anlatının biraz kıyısında, neredeyse fark edilmeden kalmış ama bir o kadar da yoğun bir hikaye daha vardır: Mimi ve Richard Fariña’nın hikayesi. Aşkın, müziğin, edebiyatın ve bazı tuhaf tesadüflerin iç içe geçtiği, kısa ama iz bırakan bir hikayedir onlarınki.
Mimi Fariña, nitekim Joan Baez’in kız kardeşidir. Folk müziğin tam merkezinde büyümüş, sahnenin hem içinde hem de biraz kenarında durmayı öğrenmiş bir figürdür. 1963’te yazar ve müzisyen Richard Fariña ile tanışıp evlenir. O dönem Greenwich Village çevresinde dolaşan herkes gibi, onların etrafında da ilginç bir yaratıcı enerji vardır. Hatta öyle ki, düğünlerinde Richard’ın nikah şahidi, ileride edebiyat dünyasının en gizemli isimlerinden biri olacak Thomas Pynchon’dır.

Mimi ve Richard’ın birlikte yaptıkları müzik ise, tam da bu yüzden, bugün hala yeterince keşfedilmiş sayılmaz. 1965’te yayımladıkları Celebrations for a Grey Day ve Reflections in a Crystal Wind albümleri, folk ile rock türleri arasında gidip gelen, dönemin huzursuzluğunu ve arayış hissiyatını taşıyan eserlerdir. Bu iki isim büyük listelere girmemişlerdir belki ama dönemin ruhunu yakalama konusunda fazlasıyla esaslıdırlar.
Derken hikaye bir anda bölünür: 30 Nisan 1966’da, Richard Fariña bir motosiklet kazasında hayatını kaybeder. Henüz 29 yaşındadır. Üstelik bu tarih, Mimi’nin 21. doğum günüdür. Daha da çarpıcı olan ise, Richard’ın romanı Been Down So Long It Looks Like Up to Me’nin yayımlanmasından yalnızca iki gün sonra bu kazanın yaşanmış olmasıdır. Folk sahnesinin içinden çıkan ve en parlak seslerinden biri, böylelikle aniden susar.
Nitekim bu trajediden sadece birkaç ay sonra, başka bir motosiklet kazası daha yaşanır. Bu sefer Bob Dylan. Dylan 1966 yazında geçirdiği kazadan sağ çıkar ama bu olay onun hayatında ciddi bir kırılma yaratır. Uzun süre sahneden çekilir, politik söylemini geri plana alır ve müziği bambaşka bir yöne evrilir. Biri kazada hayatını kaybederken, diğeri bir nevi durup düşünmek zorunda kalır.

Tam bu noktada Thomas Pynchon yeniden karşımıza çıkar. 1973’te yayımlanan Gravity’s Rainbow romanını Richard Fariña’ya ithaf eder. Üstelik romanda geçen şu cümle, yıllardır okurların aklını kurcalamaya devam eder: “Peygamberler (Prophets) genelde uzun yaşamaz; ya doğrudan öldürülürler ya da onları durup düşünmeye zorlayacak bir kazaya maruz kalırlar.”
Bu cümleyi okuduğunda, Richard’ın ölümüyle Dylan’ın kazasını yan yana koymamak zor kalır. Elbette ortada somut bir komplo teorisi yoktur. Fakat tesadüflerin bu denli ağır ve anlam yüklü olması, insanı ister istemez duraksatır. Adeta o dönemde fazla ileri giden, fazla yüksek sesle konuşan herkes bir şekilde susturulmuş ya da geri çekilmek zorunda kalmış gibidir.
Mimi Fariña ise bütün bu hikayenin merkezinde durur. Bir efsanenin kız kardeşi, yarım kalmış bir yeteneğin eşi ve aynı zamanda kendi başına güçlü bir müzisyen olarak, bukaybın doğrudan içinden yaşamaya devam eder. Böylelikle bu hikaye sadece bir trajedi değil, aynı zamanda kültürel hafızanın kenarında kalmış bir direniş biçimi haline gelir.
Belki de Mimi ve Richard Fariña’yı bugün hala bu kadar ilginç kılan şey tam olarak budur: Büyük anlatıların arasında sıkışmış, kısa ama yoğun hayatlar. Ve de bazen müziğin, edebiyatın ve kaderin aynı noktada, fazlasıyla tanıdık ama bir o kadar da rahatsız edici bir şekilde kesişmesi.






