Özlemle Barışmak

Bazı sesler, doğdukları toprağa değil, göç ettikleri rüzgâra aittir. Dario Moreno’nun sesi tam da bu rüzgârlardan biridir. 1921’de Aydın’da, Sefarad bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelir; çocukluğu İzmir’in dar sokaklarında, Asansör’ün eteklerinde geçer. O şehir, deniz kokusuyla, çok dilli melodisiyle onun müziğinin kaderini çoktan yazmıştır. Henüz genç yaşta gittiği Fransa’da, Akdeniz’in neşesini chanson’un melankolisine karıştırarak bambaşka bir dil yaratır.
Moreno’nun sahnedeki enerjisi taşkındır; kahkahası, jestleri, şarkılarının ritmi sanki hep güneşlidir. Ama o neşe, köklerinden kopmuş bir ruhun maskesi gibidir. Kendisini tek bir kimliğe sığdırmamış, şarkılarını Türkçe, Fransızca, İtalyanca, Ladino ve İspanyolca söylemiştir. Her dil, bir parçasını geri çağırır gibidir. Onun şarkılarında ‘ait olmak’ bir yer meselesi değil, bir his meselesidir. Belki de bu yüzden şarkı söylemek, onun için var olmanın başka bir yoluydu.

Bu ‘yerinden edilmişliğin melankolisi’ Dario Moreno’ya özgü bir hâl değildir; Akdeniz’in öte yakasında, başka bir adam aynı duyguyu farklı bir tınıyla dile getiriyordu: Charles Aznavour. O da kökleri başka yerde, sesi ise dünyanın dört bir yanında yankılanan bir sanatçıydı. Ermeni bir ailenin çocuğu olarak Paris’te doğdu; Fransız chanson’unun en insani, en kırılgan seslerinden biri oldu. Aznavour’un şarkılarında da aynı iç titreşim vardır — Moreno’nun dışa vuran kahkahası, onda içe dönüktür.
Müziğin dili bu iki sanatçıda birbirine zıt iki yön gösterir. Aznavour’un melodilerinde piyano, sanatçının iç sesi gibi konuşur; sessiz bir itirafın yankısıdır. Her nota, bir hatırayı zarifçe geri çağırır. Onun şarkılarında ses, kalabalığın ortasında bile yalnız kalmayı bilir. Dario Moreno’nun orkestrasıysa tam tersine, kalabalığın ta kendisidir: bir ortak, bir dans partneri gibi. Bakır üflemeliler, ritimler ve adeta kahkahalarla örülmüş bir karnaval havası vardır şarkılarında. Aznavour dinleyicisini bir tür iç monoloğa davet ederken, Moreno onu usulca bir meyhanenin gürültüsüne bırakır.
“La Bohème”’de Aznavour geçmişin tozlu bir atölyesini anlatır; her dizede bir tablo, her nakaratta bir özlem vardır. “Her Akşam Votka, Rakı ve Şarap”ta ise Moreno aynı özlemi kahkahaya dönüştürür, bu hüzün, aniden şenlik olur. Aznavour’un müziği, Paris’in sisinde kaybolan bir ressamın iç çekişi gibiyken, Moreno’nunki İzmir’in sahilinden yükselen şen bir kahkahadır. Farklı kütüklerden yükselen ortak bir cümle gibi: yaşamak, özlemle barışmaktır.
Aznavour’un hayatını anlatan Monsieur Aznavour filminde bu mücadele açıkça hissedilir: Fransız müzik sahnesinde Ermeni kökenli bir sanatçı olarak var olabilmek, yalnızca yetenekle değil, sabırla da ölçülür. Tıpkı Dario Moreno’nun Fransa’da bir Türk–Sefarad sanatçı olarak ‘fazla egzotik’ ya da ‘fazla Akdenizli’ bulunup ciddiye alınmama tehlikesiyle karşılaşması gibi. Her ikisi de öteki olarak başladıkları yolculukta, seslerini evrensel bir dile dönüştürerek kendi yerlerini açmıştırlar. Onlar için başarı dolayısıyla, yalnızca ayakta tezahürat değil, kimliğin yeniden tanımlanmasıydı.
Moreno’nun İzmir’in ışığıyla parlayan sesinden Aznavour’un Paris’in sisine karışan tınısına uzanan bu çizgi, aslında aynı duygunun iki yüzüdür: göçün, arada kalmışlığın, köksüzlüğün şarkısı. Biri neşeyle direnir, diğeri hüzünle kabullenir. Fakat ikisi de, müziği bir sığınak hâline getirir.
Dario Moreno için deniz neyse, Charles Aznavour için sahne odur: sonsuz bir geri dönüş arzusu…






