bi'şeyler

Pembe Bir Kokteylin Erkek Hikayesi

Bir zamanlar topuklu ayakkabılar erkeklere aitti. Aristokratların, hatta kralların giydiği bu ayakkabılar statü, güç ve kontrolün bir göstergesiydi; ta ki bir noktada anlamları yumuşatılıp yeniden kodlanana ve “kadınsı” olarak tanımlanmaya başlayana kadar. Clover Club kokteylinin hikâyesi de tuhaf bir şekilde buna benziyor; ama belki de daha fazlasını söylüyor…

Bugün o yumuşak pembe tonu ve üzerindeki ipeksi köpükle oldukça zarif görünen Clover Club, aslında hiç de “hafif” bir içki değil. Klasik kokteyl repertuvarının en eski tariflerinden biri olan Clover Club; gin, taze limon suyu, ahududu şurubu (veya grenadine) ile yumurta akını bir araya getiren, ekşilik, meyvemsilik ve gövdeyi aynı bardakta buluşturan dengeli ama karakterli bir kokteyl. Adını ise 19. yüzyıl sonu Philadelphia’sındaki seçkin Clover Club’dan alıyor. Yani ironik bir şekilde, bugün “nazik” bulunan bu içki aslında erkek-egemen bir ortamdan çıkıyor. Ama zamanla rengi, dokusu ve yumuşak içimi onun aleyhine çalışıyor; “hafif”, “süs gibi”, en sonunda da “kadın içkisi” olarak etiketleniyor.

Philadelphia’daki Bellevue-Stratford Hotel’de bir araya gelen Clover Club; gazetecilerin, avukatların, yazarların ve siyasetçilerin buluştuğu, dönemin fikir alışverişinin yapıldığı seçkin bir erkek kulübüydü. Kokteyl de tam bu çevrede popülerleşiyor ve uzun süre bu masaların simgelerinden biri hâline geliyor. Bugün pembe rengiyle “zarif” bulunan bir içkinin, bir zamanlar dönemin en maskülen sosyal ortamlarından birinde doğmuş olması belki de hikâyenin en ironik tarafı.

Bir de bütün bu yapıyı taşıyan doku var. Yumurtanın akı yalnızca kokteylin üzerinde estetik duran o köpüğü oluşturmak için kullanılmıyor; Clover Club’ın karakterini belirleyen şeylerden biri de tam olarak bu. Köpük ilk temasta hafif, neredeyse yok gibi hissettiriyor ama birkaç saniye sonra bütün damağı kaplayan kadifemsi bir his bırakıyor. Bu sayede limonun keskinliği daha yuvarlak hissediliyor, alkol biraz geriye çekiliyor ve bütün tatlar tek tek öne çıkmak yerine birlikte hareket ediyor. İçki sadece tadıyla değil, dokusuyla da yavaşlıyor. Clover Club bu noktada sadece içilen bir şey olmaktan çıkıyor; seni kendi temposuna uymaya zorlayan bir deneyime dönüşüyor.

Belki de bu yüzden yanlış anlaşılıyor. Çünkü güçlü olmayı yalnızca sertlikte arayan bir kültürde, yumuşak bir doku çoğu zaman hafiflikle karıştırılıyor. Oysa burada yumuşaklık bir eksiklik değil, bir strateji. Hafif sanılan şey aslında rastlantısal bir denge değil; ince ince kurulmuş bir kontrolün sonucu.

Tıpkı topuklu ayakkabılarda olduğu gibi, Clover Club da bir noktada yeniden kodlanıyor ve o andan itibaren artık ne olduğu değil, nasıl göründüğü konuşuluyor.

Bugün craft kokteyl kültürünün geri dönüşüyle birlikte Clover Club yeniden barlara dönüyor. Ama bu dönüş sadece nostaljik değil; aynı zamanda bir düzeltme. Çünkü bu içki hiçbir zaman “kadın içkisi” olmadı; sadece öyle sınıflandırıldı. Ve belki de mesele tam olarak bu: Tatlar da, dokular da, hatta içkiler bile nötr değil. Onlara ne hissettiğimiz kadar, onları nasıl okumayı öğrendiğimiz de karar veriyor…

Başa dön tuşu