bi'şeyler

İçki Yasak, Kaçak Bar Serbest

1920’lerde Amerika, “toplumu kurtarma” motivasyonuyla alkole savaş açtı. İçki yasağı (Prohibition) denilen bu dönem, aslında iyi niyetli ama sonuçları bol sürprizli bir deneydi. Peki neden böyle bir yasak geldi, sonra işler nasıl bu kadar karıştı?

Sebep tarafında tablo tanıdık: Alkolün aileleri dağıttığına, suç oranlarını artırdığına ve iş gücünü düşürdüğüne inanılıyordu. Özellikle kilise grupları, kadın hareketleri ve muhafazakâr çevreler “ayıklık = ahlak” denklemine sıkı sıkıya bağlıydı. Bir de işin politik ve ekonomik boyutu vardı: Birinci Dünya Savaşı sonrası tahılın ekmeğe gitmesi, biraya değil. Mantıklı gibi duruyordu.

Ama teori ile pratik arasındaki fark burada devreye girdi. 1920’de içki yasaklandı, fakat Amerikalılar içmekten vazgeçmedi. Sadece daha gizli, daha karanlık ve daha tehlikeli içmeye başladılar. Speakeasy’ler (kaçak barlar) mantar gibi çoğaldı, ev yapımı içkiler piyasayı sardı. Kalite düştü, zehirlenmeler arttı.

Ve tabii ki sahneye gangsterler çıktı. Alkol yasakken, kaçakçılığı altın madeni gibiydi. Mafya örgütleri güçlendi, rüşvet sıradanlaştı, polis ve siyasetle yeraltı dünyası arasındaki çizgi iyice silindi. Yani yasağın azaltmak istediği suç, tam tersine organize oldu.

Sonuç mu? Devlet vergi kaybetti, suç arttı, toplum ikiye bölündü. 1933’te herkes şunu kabul etti: “Bu iş olmadı.” Yasak kaldırıldı, barlar geri döndü, gangsterlerin yıldızı söndü.

Amerika’nın içki yasağı hikâyesi bize şunu fısıldıyor: İnsanların keyif alışkanlıklarını yasaklamak kolay, sonuçlarını kontrol etmek zor. Bazen bir kadeh serbestlik, bir ülkeyi daha ayık yapabiliyor.

Başa dön tuşu